Bir Çocuk Askerin Gözünden Dünyaya Bakmak  

Posted by Lollius

1991 yılı dünya için pek çok önemli gelişmeyi de beraberinde getirdi; 1991’de Körfez Savaşı başladı, 1991’de Sovyetler Birliği dağıldı. Aynı zamanda 1991 yılında, dünya tarihi boyunca göz ardı edilmiş, bir nevi ‘kayıp kıta’ olarak adlandırılabilecek Afrika’daki Sierra Leone’de kendilerini Birleşik Devrim Cephesi (RUF) olarak adlandıran bir grup, yönetimdeki Millet Partisi’ni (APC) ülke yönetiminden çekmek için kırsal kesimlerde saldırılara başladı. RUF böylelikle, ülkenin zaten çalkantılı olan tarihinde toplam 11 yıl sürecek bir iç savaşı da başlatmış oldu.

Kırsal kesimlerden yavaş yavaş ülkenin tümüne yayılan iç savaş yalnızca yetişkinlerin hayatını etkilemekle kalmadı, aynı zamanda çocukların da yaşamlarını yerle bir etti. Sierra Leone İç Savaşı sırasında hem devlet hem de isyancılar tarafından kullanılan binlerce çocuk askerden kimileri öldürüldü, kimileri de rehabilite edildikten sonra bile başka çareleri olmadığından savaşa geri döndü. Savaş sırasında yaşadığı köye yapılan baskın sonucu ailesinden uzak düşen ve devletin ordusu adına savaşmak zorunda kalan Ishmael Beah da bu çocuk askerlerden biriydi. 16 yaşında UNICEF görevlileri tarafından kurtarılıncaya kadar yaklaşık üç yıl devlet ordusunda askerlik yapan Beah, rehabilitasyon süreci sayesinde kendini affetmeyi öğrendi ve yaşadıklarını “Uzaklara Giden Yol” adlı kitapta anlattı.

Tıpkı etrafındaki diğer insanlar için olduğu gibi, Beah için de savaş kendi deyimiyle “sanki çok uzakta ve başka bir ülkede sürüp gidiyormuş gibi” yaşanmış ilk başlarda. Yaşadığı köy yerle bir edildikten sonra aylarca bilmediği yollarda yürüyüp, çoğu zaman sadece hayatta kalacak kadar yiyecek bulabilen Beah, bir süre sonra sığındığı bir köyde kalan devlet ordusu tarafından asker olarak seçilmiş. Fakat, Beah’nın da belirttiği üzere, asıl zor olan savaş sırasında insalıktan çıkıp bir canavara dönüştürülmek değil, bir canavardan yeniden bir insan olmaya dönme süreciymiş. Beah bu açıdan oldukça zor olanı başarıp, hem ‘gerçek dünya’ya yeniden adapte olup hem de yaşadıklarını yeniden hatırlama pahasına da olsa başından geçenleri kaleme alıp tüm dünyaya anlatma cesareti göstermiş.

Üç yıl boyunca bir çocuk asker olarak sıradan bir çocuktan azılı bir katile dönüştürülüşünü, savaşın anlamsızlığını ve şiddeti çarpıcı bir dille anlatan Beah’nın kitabı, ‘gerçek dünya’yla savaşta yaratılan dünyanın aslında ne kadar ince çizgiler üzerinde durduğunu ve şiddetin bulaştığı her yerde, gerçekleştirilen eylemlerin bir süre sonra mantık dışı olduğunu yaşanmış bir hikâyeyle, hem de savaşın tam ortasında katile dönüşmüş bir çocuğun gözünden göstermesi açısından dikkate değer. Ordudaki teğmenin Beah ve diğer çocuk askerlere ülkeleri için yapabilecekleri “en büyük hizmet” olarak sunduğu cinayetler, değer yargılarının savaşla beraber nasıl değiştiğini gösteren çarpıcı bir örnek.

Bugün dünya üzerinde 200 bin ile 300 bin arasında değişen bir sayıda çocuk asker olduğu tahmin ediliyor. Beah’nın kitabı, bu korkunç deneyimi bizzat yaşamış bir çocuğun gözünden savaşın ortasında kalmış bu çocukların yaşamlarını anlamamız için güçlü bir kaynak. Bir askerin Beah’ya söylediğinin aksine, yaşananlara ve vahşete alışmamak, savaşı ve şiddeti normalize etmemek gerekiyor. Bu açıdan, Beah’nın da kitabın bir noktasında söylediği üzere, “nedenlerini ortadan kaldırma yollarını konuşunca ve dünyanın bunları öğrenmesine izin verince” belki de gerçekten bu çocukların yaşadıkları acıları dönüştürüp onlara yeni yaşamlar sunabiliriz. Beah’nın babasının da söylediği gibi, “Eğer yaşıyorsan, daha iyi bir günün gelmesi ve daha güzel şeyler olması için umut vardır”. Gerekli olan şey sadece empati ve ilgi. Beah’nın kitabı da bu yolda atacağınız ilk adım olabilir.


Senem Kaptan

şiir  

Posted by Gökhan KURTARAN



SOLUK SOLUĞA

Uzun, karanlık bir çığlığın da ardına düşebilir insan,
Titrek, eğri büğrü bir yazının çağrısına da uyar.
Bırakıp her şeyi döner -
Aşk bir buluşmadır çünkü,
Her zaman gecikmiş bir buluşma.
Bitmeyen bir kavuşmadır da aşk -
Araya her zaman bir şeyler girer:
Bazen kendi sevincinin kanat gölgesi,
Bazen nabzın hızı, yüreğin titreyişi,
Tüylerin telaşıyla besleniyor gibidir -
Araya her zaman bir şeyler girer:
Çalışma saatleri, karşılıksız sorular.
Nereden bilebilir insan
Bunların hepsinin de aşk olabileceğini?

Çoğu kez aldatıcıdır da,
Bakarsın, herkes onun askeri, onun şehidi.
Oysa aşk hiçbir zaman bir yarış değildir ki.
Bu yüzden yanılır hep
Sayın muhbir vatandaş, köftehor okur, arsız yetkili.
Sararmış bir fotoğraf olarak da çıkabilir karşına,
Borulu bir fonoğraf kılığıyla da.
Bakarsın, ona da dadanmış
Gündelik hayatın sosyolojisi.

Yeniden duyulur bazen o uzun ve karanlık çığlık.
Çağıran o titrek yazı yeniden belirir -
Çünkü aşk en eski köprüsüdür Balkanların, en eski.


Cevat ÇAPAN



Not:
Fotoğraf 1936-1939 yılları arasında meydana gelen İspanya iç savaşında vurulan bir partizanı imler.
Fotoğraf Robert Cappa tarafından çekilmiştir.

Niçin yazıyorum?  

Posted by Gökhan KURTARAN



En iyi mücadele yolu yazmaktır. Durmadan, pes etmeden yazmaktır. Bunu bilenler zaten kimsenin okumayacağı yazılar yazarlar. Çoğundan kimsenin haberi bile olmaz. Mesela ben kendimi bildim bileli şiir yazarım. Çok nadiren, dönem dönem, çok yakınımda olan insanlara bir kaç dize okurum. İlk anda yazılmış, taze bir şiiri, ilk dinleyen olarak seçtiğiniz arkadaşınız ne kadar şanslıdır bilemezsiniz. Bence bu değerli bir hediye sayılmalı. Mahremin size açılan bölümü olduğundan dolayı.

İşte ben bu şiirlerimden birini, bir arkadaşıma yıllar önce okurken, bana aniden; “çok güzel, güzel yazıyorsun da, ilerde yayınlatacakmısın, bir yerlere gönderiyormusun” diye sordu. “Yok ben göndermiyorum, gönderemeye de gerek yok zaten” demiştim. Şaşırmış gözlerle bana baktı ve “iyi de madem yayınlanmayacak, peki neden yazıyorsun o zaman” demişti. Doğru ya neden yazıyordum değil mi?

Ona fazla duraksamadan neden yazdığımı söyledim; “günün birinde bir çocuğum olsun, kitaplarımı, eski yazdıklarımı kurcalarken, bakın babam neler yazmış desin. Eğer saklarsa, torunum da şaşkınlıkla okusun...dedem nasıl aşık olmuş desin. Beni hiç görmese de yazdıklarımdan beni bilsin, bana yeter” dedim.

Daha yirmili yaşlardayım, çok açık ki bu sözlerimi planlamamıştım bile. Ağzımdan öylesine bir anda, pervaasızca dökülmüştü... Evet artık ben de biliyordum neden yazdığımı, neden yazarak var olduğumu ve yazarak geleceğe büyük ve kalıcı bir çapa atmak istediğimi. Bu çapayı şimdi öylesine hızlı ve güçlü bir şekilde bulunduğum noktadan ileri atmak istiyorum ki, gün gelip benim ilerlememe izin vermediğinde bu nankör çapa, dönüp huzur içerisinde geçmişime bakabileyim diye...

Gökhan KURTARAN

O odaya yeniden girmek  

Posted by Gökhan KURTARAN



Yıllar sonra insanın ilk odasına girmesi, hem hücresine hem de ilk özgürlük alanına merhaba demesi, derinden bir titreme ile hasret gidermesi ne tuhaf bir duygudur. Ben o duygular içerisinde açtım kapımı. Bana yarenlik eden, çocukluğumun ve gençliğimin ilk sırdaşı eşyalar, yine aynı güzellikte önümdeydi. Üzerinde hayal alemlerine daldığım, nice yazılar yazdığım, daktilom ile geceler boyunca beyine zarar sesler içerisinde çıkardığım dergilerin ilk tanığı, o basit yazlık, açılır kapanır masa...hemen masamın yanında, babamla birlikte üniversite yıllarımdan eve getirebildiğim külliyatı yerleştirmek için, tahta kalıpları keserek, ölçerek, biçerek daha bir kaç yaz önce hazırladığımız kitaplık...İçerisinde neler neler...o kitaplar ki beni benden almış, beni evrenin bambaşka kısımlarına fırlatmıştır...işte şimdi onlar da aynı sıra ile önümde sıralanmıştı. İlk gözüme çarpanlar, üniversite yıllarımda Taksim’de ki sahaflardan topladığım eski basım Aziz Nesin kitaplarım.

Zihnimin labirentleri içinde, bu eşyaların arasında git gellerimi yaşamış, dünyayı işte bu eşyaların içerisinden anlamlandırmaya çalışmıştım. İşte büyük ağbime 1988 yılında büyük paralar ödeyerek babamın satın aldığı Meydan Laruousse ansiklopedileri. Bir zamanların yegane bilgi kaynağıydı. Evde zaman zaman saatlerce okurdum onda yazanları...adını sanını bilmediğim yazarlar, doktorlar, ressamlar, devlet adamları ve diktatörler benim odamın misafiri olmuştu onlar sayesinde. Devlet adamları ile ilgili kaç defa uzun yazılar okumuş, sonunda rüyamda bazıları ile sohbet edecek kadar kendimi kaptırmıştıım. Çoçukluğumun heyecanı ve tutkuları, yeni memleketleri görme arzum yine bu ansiklopedilerde bir beden kazanmıştı. Lizbon kıyılarından Norveç fiyördlerine uzanan yine ordan Avusturalya’da Gold Coast’a açılan milyonlarca hayalimin, şekillendiği yer...bu oda. Bu oda...ki bana geçmişimden kalan tek hakikatli dost....odam.

Tam ben bu yazıyı yazmayı planlarken, bir de Andrea Maurois'in “İklimler” kitabını okumaya başlamıştım. Phillipe karakterinin ilk sayfada beni karşılayan cümleleri beni bir kez daha edebiyatın ne güçlü bir yoğunluğu ve derinliği olduğuna ikna etti;

“İşte sizden uzakta, çocukluğumu geçirdiğim odadayım. Duvarda, annemin yirmi yıldır, “ilk torunum için” diyerek sakladığı kitaplarla dolu bir raf. Çocuklarım olacak mı? Şu mürekkep lekeleriyle dolu, kalın, kırmızı kitap benim emektar Yunanca sözlüğüm, şu yaldız ciltli kitaplar, okulda kazandığım armağanlar. Size her şeyi söylemek isterdim, Isabelle, o sevecen çocukken alaycı delikanlya, yaralı, mutsuz adama gelinceye dek herşeyi. Her şeyi söylemek isterdim size, saflıkla, doğrulukla, alçakgönüllülükle söylemek isterdim...” (sy.10)

Yaşanan her şey, en yakın tanığınız olan duvarlara sinmiştir. Her karıştırdığınız kitabın arasında ya bir kurutulmuş çicek, ya alınmış bir not, ya da yine kitap arasında sıkıştırılmış bir fotoğraf karşılar sizi. Hem kitaplarınız hem de çervevelenmemiş tüm fotoğraflarınız artık sarımtırak renklerle karşılar sizi. Gördüğünüz yüzler o resimlerde ki eski yüzler değildir. Ne de fotoğraflarda ki eski samimiyet kalmıştır. Elinize eskiden koleksiyonunu yaptığınız, bin türlü telaşla ve heyecanla aldığınız kasetler gelir. Nice yıldır hiç biri dinlenmemiştir. Hele plakları ile karşılaşanlar daha da hüzünlü bir burukluk yaşarlar. İlk sevgilerin, rüyaların, aşkların, hayal kırıklıklarının fon müziğidir onlar.

Yıllar sonra, odan yine aynıdır, ama sen aynı değilsindir. O odanın sahibi, o kapıyı açıp giderken, bir daha hiç bir şeyin aynı olmayacağını bilmeden gider...ve sen yıllar sonra o odaya girdiğinde yine yanlızsındır. Beraberinde sadece hatıralarla yüklü eşyalar, o eşyalardan yükselen fısıltılar kalır. Bir de tamir edilmeyi bekleyen bir ruh bütünü...bir büyük karşılaşma, yüzleşme...

Benim aklımaysa işte tam o vakit, yıllar önce yazdığım dizeler gelir;

...

Gariptir ıssız odalarda dört dönmek
Kitaplardan sayfalar karıştırıp
Düşüncenin girdabında boğulmak
Sonra duyulmasın haykıran düşünceler diye
Bir nebze müziğin sesine sığınmak
Duvarlar ses vermez
Eşyalar büsbütün güler halinize
Siz bir dakika yok olun
Onlar kendi aralarında sizden konuşur
Ne dedikodular döner kim bilir
Çay partileri, bayan eşyaların kadın günleri
Ben katılamam onlara
Yalnızlık işte
Çatı katındaki kırık bacaklı sandalyenin
Tamir edilene kadar beklemesine benzer.
...

Gökhan KURTARAN

Not: Fotoğraf Mimarsinan Güzel Sanatlar Üniversitesi Fotograf Bölümü Araştırma Görevlilerinin ortak çalışması olan Oda/O-da Projesinin Sergisi'ne aittir.

Cengiz Aytmatov aramızdan ayrıldı  

Posted by Gökhan KURTARAN



Tüm edepli karga okuyucularını ve edebiyat severlerın başı sağolsun. Ünlü Kırgız Edebiyatçı Cengiz Aytmatov tedavi gördüğü hastanede, Almanya’nın Nünberg kentinde solunum yetmezliğine bağlı nedenlerden vefat etti.

Aytmatov için sağlığında, 2008 yılı Kırgızistan topraklarında ‘Cengiz Aytmatov’ yılı ilan edilmişti. Sadece Kırgız halkı için değil, tüm dünyadaki okuyucular için kaleme aldığı eserlerle dünyaca haklı bir üne sahip olan Aytmatov’un eserleri bugüne kadar 150’nın üzerinde dile çevrildi.

İlk eserlerini Rusya’nın ünlü Pravda gazetesine veren Aytmatov, 1957 yılında Sovyet Yazarlar Birliği'ne üye kabul edildi. 1963'te Lenin Ödülü'nü aldı. Sovyetler Birliği'nin dağılması ve Kırgızistan'ın bağımsızlığına kavuşmasından sonra ülkesini Lüksemburg'da büyükelçi olarak temsil etti.

Türkiye’de daha çok baş rollerini Kadir İnanır ve Türkan Şoray’ın oynadığı ‘Selvi Boylum Al Yazmalım’ın senaryosuna romanı ile kaynak teşkil ettmesi ile tanınan Aytmatov’un önemi eserlerinden bazıları şunlardır;

Zorlu Geçit (1956)
Yüzyüze (Лицом к лицу, 1957)
Cemile (Kırgız Türkçesi Жамийла, Rusça Джамиля, 1958)
İlk Öğretmenim (Первый учитель, 1962)
Dağlar ve Steplerden Masallar (Повести гор и степей, 1963)
Elveda, Gülsarı! (Прощай, Гульсары, 1966)
Beyaz Gemi (Kırgız Türkçesi, Ак кеме : Ak Keme) (RusçaБелый пароход, 1970)
Selvi Boylum Al Yazmalım (1970)
Fuji-Yama (Восхождение на Фудзияму, Fuji Dağının Tepesi 1973)
Gün Olur Asra Bedel ,(Kırgız Türkçesi Кылым карытар бир күн),(Rusça И дольше века длится день, 1980),
Darağacı - Disi kurdun Rüyalari (Плаха, 1988)
Toprak Ana
Dişi Kurdun Rüyaları
Cengiz Han'a Küsen bulut
Çocukluğum
Kırmızı Elma
Dağlar Devrildiğinde-Ebedi Nişanlı (Son romanı - 2007)
Gün Olur Asra Bedel


Gökhan KURTARAN

Kadınların Hikâyeleri: işte böyle güzelim...  

Posted by Gökhan KURTARAN

Bir süre önce okulun koridorlarında kadınların cinsellik hikâyeleriyle ilgili bir okuma tiyatrosunun duyurusunu gördüm: işte böyle güzelim... Bu etkinlikten ne beklemem gerektiği konusunda herhangi bir fikrim yoktu, ne ile karşılaşacağımı da pek bilmiyordum ama ben de bu okuma tiyatrosunun bir parçası olmak istiyordum. Etkinliğin yapılacağı gün geldi ve ben yine karşılaşacaklarımdan habersiz anlatılacakları dinlemeye gittim. “Ben bedenimle çok geç tanıştım. Bedenim kostümüm gibiydi kendimi bildim bileli.” diyen Gülfidan’ın anlatısıyla açılmıştı tiyatro. Çarpılmıştım. O gün gerçekleştirilen okuma tiyatrosu toplam 17 kadının hikâyesinden oluşuyordu ve ben uzun süredir ilk defa kendimi hiç tanımadığım insanlara bu kadar yakın hissediyordum.

Kadınların cinsellik hikâyelerine dair bir okuma tiyatrosu fikri 2002 yılında aynı üniversitede bir araya gelen Hülya Adak, Ayşe Gül Altınay, Esin Düzel ve Nilgün Bayraktar’ın farklı kesimlerden birçok kadınla görüşmeler yapması sonucu ortaya çıkmış. Altı yıllık bir süre sonunda mevcut halini alan görüşmeler ilk olarak 8 Mart 2008’de Diyarbakır KAMER’de bir okuma tiyatrosu olarak kadınlarla paylaşılmış. Sonraki okumalarsa sırasıyla İstanbul’da Teşvikiye Palas ve Sabancı Üniversitesi’nde, Ankara’daysa Homofobi Karşıtı Buluşma çerçevesinde gerçekleştirildi. Bu anlatıların yer aldığı kitap ise Mayıs ayı içerisinde Sel Yayıncılık’tan çıktı.

“Hikâyelerimizi dillendirmek, başka kadınların hikâyelerini dinlemek ve arada kendimizden parçalar bulmak, yalnız olmadığımızı bilmek bize güç verdi. Umuyoruz ki siz de bu hikâyeleri okurken, seslendirirken, seslendirilmelerini dinlerken veya kendi hikâyelerinizi paylaşırken benzer bir süreç yaşarsınız.” diyor işte işte böyle güzelim...’in yazarları, yaratıcıları. Kitapta yer alan içten anlatılarla da temenni ettiklerini okuyuculara fazlasıyla iletiyorlar. Yapılan 50’nin üzerinde görüşmeden sadece 30’u kitapta yer almış olsa da 19 yaşındaki bir üniversite öğrencisinden 52 yaşındaki temizlik işçisine, 27 yaşındaki bir sosyologtan 47 yaşındaki bir doktora kadar çok farklı ama her seferinde samimiyetle dile getirilmiş hayat hikâyelerini dinliyoruz kitap boyunca. Kitabı bitirdikten sonra geriye kalansa umut, daha çok anlamak ve anlatmak ya da yazarlar tarafından da dile getirildiği üzere “paylaşarak çoğalmak ve güçlenmek” için...

Kitaptan...

Gülfidan, 21 yaşında, üniversite öğrencisi

“Ben bedenimle çok geç tanıştım. Bedenim kostümüm gibiydi kendimi bildim bileli. Ona dokunmak, onu tanımak çok uzaktı benim için... İlkokulda aşık olduğum sınıf arkadaşıma kalpli mektup yazdığım için orospu olacağımı duydum. Bütün gün apartmanın arka bahçesindeki kömürlükte saklandım. Sardunyanın kumlu yapraklarını yedim nedenini hâlâ anlayamadığım bir şekilde... Evde kimse yokken annemin ipek elbisesini giyip bedenime dokunduğumu hatırlıyorum korkarak, utanarak... Çıplakken dokunamıyordum bedenime... İpeğin şeffaf dokusuna mı sığınıyordum acaba?
Babamı gece uyurken öperdim. Sadece babamı değil, evdeki herkesi, gece yatağına çekilince onlar, evdeki bütün kapıları pencereleri kontrol eder, yanaklarına kuş gibi bir öpücük kondururdum. Büyüdükçe vazgeçtim bundan. Başım önümde yürüdüm, kendimi değersiz hissettim, hâlâ da bu histen vazgeçmiş değilim. Çok yapışkan bi şey...” (Sayfa 15)

İrem, 35 yaşında, temizlik işçisi

“Yaşamak isterdim, her şeyi dolu dolu yaşamak isterdim. Zati yaşım gelmiş 35’e... aslında 30-35 yaş en güzel yaş yani. Tam yaşanacak çağ. Ne biliyim, bir komşum var, mutfaktan bazen seyrederim, eşi salata yaparsa kadın yemek yapar, eşi sofrayı hazırlarsa kadın ne biliyim ekmeğini keser. Ben mutfağın camından hem izlerim hem ağlarım. O kadar mutlu bir aile ki, anlatamam. Mutfakta öyleyse her konuda öyledir. Her şeyini paylaştığı bir insan... çok özeniyorum sonuçta. İşte böyle güzelim...” (Sayfa 29)

Şoğig, 28 yaşında, yönetici

“Ayrılık ihtimali, gereği ve tehdidi ilişkinin üzerinde dönse de ben Orhan’a çok aşık oldum. Aşkla beraber üzerimden bi yük kalktı. “Ben aşığım,” diyordum. Soruyorlardı, “Ne işin var?” “Ben aşığım abi, dükkan kapalı.” Böyle oldu ve ben ondan sonra her şeyi akışına bıraktım.

Ailenin gölgesinden çıkmak ve Fransa’da olmak bana sokakta yürüme fırsatını verdi. Orhan’la mutlu olma fırsatını verdi. Pek çok insandan farklı olarak bana “özgürlük nedir?” diye sorarsan bence sokakta yürümektir, sadece sokakta yürüyebilmektir.” (Sayfa 42-44)

Su, 34 yaşında, koreograf

“Kadın mıyım? Erkek miyim? Erkekler dış görünüşüm kadın kalıbına uyduğu için bana kadın muamelesi yapıyor olmalılar. Kadınlar için de aynı şey söz konusu. Ben de bütün insanları bedenlerinin formlarına göre kadın ve erkek diye algılamıyor muyum ilk etapta? Oysaki ben ne kadınım ne de erkek.” (Sayfa 64)

Güneş, 37 yaşında, yönetmen

“Benim kafama en çok şu an takılan sahiden ‘bunu nasıl çözeceğiz biz?’... Özgür cinsellik nerede?” (Sayfa 73)

Yağmur, 27 yaşında, sosyolog

“Eşcinsel aşk... Aslında aşk aşktır, aşkın cinsiyeti yok. Ama eşcinseller arasında salt seks ilişkisi olduğu, aşk olmadığı düşünüldüğü için “eşcinsel aşk” demek zorunda kalıyorsun. Eşcinsel bir birey de aşık olur, aşkını yaşar, aşk acısı çeker... Mesela ben ilk kez bir kadınla ilişki yaşadığımda aşıktım, sonra terk edildim ve aylarca aşk acısı çektim. Aşkın, sevginin tanımı, sınırı yok bence. Aslında ben hiçbir ayrımı, kalıbı istemiyorum.” (Sayfa 79)

Nevbahar, 55 yaşında, gazeteci

“Gazeteler sık sık yayımladıkları menopoz yazılarında insanı adeta menopoza davet ediyorlar, öyle hoş günler bizi bekliyor ki; haydi menopoza! Menopoz, yeni ve muhteşem bir hayat ya, haberin resmi “saat” olamayacağına göre, mesela yirmi beş yaşında çıplak bir kadın sayfayı süslüyor. Ben niye taktım? Anlaşılan kimsenin menopozunun geldiği yok, piyango bir tek bana vurmuş...” (Sayfa 86)

Nilay, 19 yaşında, üniversite öğrencisi

“Her şeyi dokunarak anlatmaya çalışan bir insanım. Kelimeleri yeterli bulmuyorum. Birini seviyorsam bi şekilde dokunurum. Veya sevmiyorsam bana dokunduğu zaman çok sinirlenirim, benimle konuştuğu zaman değil.

Aslında bedenimi hiçbir zaman çok sevmedim. Her zaman daha ideal bir bedene sahip olmak istedim. Ali ile de hep karanlık olsun, birbirimizi görmeyelim falan. Ama onun benim bedenimi sevmesi çok hoşuma gidiyordu. Git gide daha güzel oldu, bir süre sonra o kadar rahattım ki onun yanında. Hiçbir şeyden utanç kalmadığı noktada zevk alıyorsun sanırım. Çünkü utanmaya başladığın noktada sorguluyorsun ve bedeninden kopuyorsun. Ama sadece bedeninle orada olsan o zaman zevk alabilirsin. Ama bu durum da ancak çok iyi tanıdığın bir insanla oluyor. O yüzden tek gecelik ilişkilere karşıyım. Çünkü tanıdıkça seviyorsun. Sadece sevişelim rahatlayalım ve bitsin değil. Cinsellik dışındaki her şeyi herkesle paylaşabilirsin ama dokunmak – onu herkesle paylaşamazsın.” (Sayfa 114-115)

Burcu, 30 yaşında, tarih öğretmeni

“Üç ay önce hamile kaldığımı öğrendiğimde müthiş heyecanlandım. Çok garip bir ruh hali. Bir yandan bedeninden başka bir şey hissedemiyorsun – dayanılmaz bir uyku isteği, büyüyen, gerginleşen ve sızlayan memeler, mide bulantısı... Bir yandan da sürekli hayal kurma hali. Hamileliğin ileri safhalarını hayal etme, elinde bir bebek olacağını hayal etme. Üstelik benim gibi bebeklerle oynadığını bile hatırlamakta güçlük çeken birisi için iyice uzak bir hayal... Her halükârda sakin kalmaya imkan yok. Vücudum da beynim de sürekli fazla mesaide.

Aklım yalnızca geleceğe değil, bir de geçmişe gidip duruyor. Şimdi birden çocukluğumdaki o kavgayı hatırladıysam o yüzden. Hamileliğin bendeki ilk belirtisi büyüyen ve sızlayan memelerimdi. Onları 10 yaşında acı duyarak fark ettiğim o kavga anından bu yana ne çok şey değişti... Kolay olmadı ama en azından memelerimle kavga etmeyi bıraktım diyebilirim.

Geçen gün kitapçıda Memenin Tarihi diye bir kitaba rastladım ama param yoktu, alamadım. Tarih öğretmeniyim ya derste şimdi bunu okutsam ne güzel olur diye düşündüm bir an. Nerde... Ben derste konuşamıyorum ama belki siz tiyatronuzda memelerimizin tarihini konuşursunuz.” (Sayfa 120-121)


Senem Kaptan

Bir Türk yılda kaç kitap okur  

Posted by Gökhan KURTARAN



A.A.

Türkiye'de ihtiyaç maddeleri sıralamasında kitabın 235. sırada yer aldığı bildirildi. Bağımsız Eğitimciler Sendikasından (BES) yapılan yazılı açıklamada, sendikanın AR-GE biriminin “Türkiye'nin Okuma Alışkanlığı” adlı bir rapor hazırladığı belirtildi.

Rapora göre, Türkiye'de okunan kitaplar, genellikle “siyaset, aşk, cinsellik” konularını işliyor. Günde ortalama 5 saat televizyon seyreden Türk halkı, kitap okumaya yılda yalnızca 6 saat vakit ayırıyor.

Türkiye, kitap okuma konusunda çoğu Afrika ülkelerinin gerisinde kalmış durumda. Japonya'da toplumun yüzde 14'ü, Amerika'da yüzde 12'si, İngiltere ve Fransa'da yüzde 21'i düzenli kitap okurken, Türkiye'de yalnızca on binde 1 kişi kitap okuyor.
Nüfusu 7 milyon olan Azerbaycan'da kitaplar ortalama 100 bin tirajla basılırken, 71 milyon nüfuslu Türkiye'de bu rakam 2-3 bin civarında kalıyor. Birleşmiş Milletler İnsani Gelişim Raporu'nda kitap okuma sıralamasında, Türkiye 86. sırada yer alıyor.
Bir Japon bir yılda ortalama 25, bir İsviçreli 10, bir Fransız 7, bir Türk ise 10 yılda ancak 1 kitap okuyor. Türkiye'de, okuma alışkanlığına sahip 70 bin kişi bulunuyor.

Rapora göre, Türkiye'de bir kişinin kitap okumaya ayırdığı zamanın; bir Norveçli 300, Amerikalı 210, İngiliz ve Japon 87 katını ayırıyor. Dünya ortalaması da Türklerin ayırdığı zamandan 3 kat fazla.

Birleşmiş Milletlerin yaptırdığı bir araştırmaya göre, kitap için Norveçli 137, Alman 122, Belçikalı ve Avustralyalı 100 dolar, Güney Koreli 39 dolar ayırıyor. Dünya ortalaması 1,3 dolar iken, Türkiye'de bir kişi kitaba yılda ancak 0,45 dolar harcıyor.
ABD'de yılda 72 bin kitap basılırken, Rusya'da 58 bin, Japonya'da 42 bin, Fransa'da 27 bin, Türkiye'de ise 7 bin kitap basılıyor. Türkiye'de dergi okuma oranı ise yüzde 4 olarak belirlendi.

İngiltere'de ortalama bir gazete olan günlük The Sun gazetesi Türkiye'deki gazetelerin toplam tirajı kadar satıyor. Türkiye'deki gazete okurlarının yüzde 85'i yalnızca spor ve magazin sayfalarını okuyor.

Türkiye'de bin 412 kütüphane olmasına rağmen, sadece 400'üsi uluslar arası kütüphane standartlarını taşıyor. Kütüphanelerdeki kitap sayısı 12 milyon 221 bin 192, kütüphanelere kayıtlı üye sayısı 254 bin 7 ve satın alınan kitap sayısı ise 13 bin 862.
“Türkiye'nin Okuma Alışkanlığı” isimli çalışmaya göre, Türkiye'de ihtiyaç maddeleri sıralamasında kitap 235. sırada yer alıyor. Türkiye'de öğrencilerin sadece yüzde 19'u, 25'ten fazla kitaba sahip.

Türkiye'de en çok basılan yerli kitaplar Keloğlan masalları, Nasrettin Hoca fıkraları, cinsel içerikli kitaplar, Karadeniz fıkraları ve dini bilgiler ilmihal kitapları, en çok basılan yabancı kitaplar ise La Fontaine fablları, Ezop masalları, Andersen masalları, Çocuk Kalbi ve cinsel konulu kitaplar oluyor.

BES AR-GE UZMANLARININ AİLELERE ÖNERİLERİ
Açıklamaya göre, BES AR-GE uzmanları ailelere, çocuklarının kitap okuma alışkanlığının kazanılması için önerilerde de bulundu.
Çocuklara, bebeklik çağından itibaren kitap okunmasını ve önemli günlerde kitap hediye edilmesini öneren uzmanlar, çocukların, okuduğu ve aileleriyle paylaştığı her kitap için onu ödüllendirilmesi gerektiğini belirttiler. Kitap okuma alışkanlığının çocukların bilinçsel ve dil gelişiminde oldukça önemli olduğunu vurgulayan AR-GE uzmanları, öğrencilerin de kitap okumadığını hatta ders kitaplarını dahi okumadıklarını kaydettiler.

Bağımsız Eğitimciler Sendikası Genel Başkanı Başkanı Gürkan Avcı da 1980 sonrası güdülen politikalarla kitap okumanın kamuoyuna zararlı diye tanıtıldığını ileri sürdü. Özellikle de okuyan ve düşünen kişilerin bu süreçte “hain” ve “zararlı kişi” olarak kamuoyuna yansıtıldıklarını savunan Avcı, şunları kaydetti:
“1950'li yıllardan sonra ABD ve AB uzmanlarının yön vermeye başladığı milli eğitim politikaları yüzünden eleştiri yapamayan, sistemin bir parçası olmaya çalışan ve popüler kültüre göre şekillenen bir gençlik yaratıldı. Kitap, gazete okuma alışkanlığı kazanamamış toplum da yöneticilerini sorgulamadığı gibi iyi yöneticileri ve kaliteli politikacıları seçme konusunda da istekli davranamıyor.”

22.04.2008 HURRIYET

Hasan Huseyin Korkamazgil'den "Haziran'da Ölmek Zor"  

Posted by Gökhan KURTARAN


HAZİRANDA ÖLMEK ZOR

orhan kemal'in güzel anısına

işten çıktım
sokaktayım
elim yüzüm üstümbaşım gazete


sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sokakta tomson
sokağa çıkmak yasak


sokaktayım
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
yaralı bir şahin olmuş yüreğim
uy anam anam
haziranda ölmek zor!


havada tüy
havada kuş
havada kuş soluğu kokusu
hava leylâk
ve tomurcuk kokuyor
ne anlar acılardan/güzel haziran
ne anlar güzel bahar!
kopuk bir kol sokakta
çırpınıp durur


çalışmışım onbeş saat
tükenmişim onbeş saat
acıkmışım yorulmuşum uykusamışım
anama sövmüş patron
ter döktüğüm gazetede
sıkmışım dişlerimi
ıslıkla söylemişim umutlarımı
susarak söylemişim
sıcak bir ev özlemişim
sıcak bir yemek
ve sıcacık bir yatakta
unutturan öpücükler
çıkmışım bir kavgadan
vurmuşum sokaklara


sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sarı sarı yapraklarla birlikte sanki
dallarda insan iskeletleri


asacaklar aydemir'i
asacaklar gürcan'ı
belki başkalarını
pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim
dökülüyor etlerim
sarı yapraklar gibi


asmak neyi kurtarır
sarı sarı yaprakları kuru dallara?
yolunmuş yaprakları
kırılmış dallarıyla
ne anlatır bir ağaç
hani rüzgâr
hani kuş
hani nerde rüzgârlı kuş sesleri?

asılmak sorun değil
asılmamak da değil
kimin kimi astığı
kimin kimi neden niçin astığı
budur işte asıl sorun!


sevdim gelin morunu
sevdim şiir morunu
moru sevdim tomurcukta
moru sevdim memede
ve öptüğüm dudakta
ama sevmedim, hayır
iğrendim insanoğlunun
yağlı ipte sallanan morluğundan!

neden böyle acılıyım
neden böyle ağrılı
neden niçin bu sokaklar böyle boş
niçin neden bu evler böyle dolu?
sokaklarla solur evler
sokaklarla atar nabzı
kentlerin
sokaksız kent
kentsiz ülke
kahkahanın yanıbaşı gözyaşı


işten çıktım
elim yüzüm üstümbaşım gazete
karanlıkta akan bir su
gibi vurdum kendimi caddelere
hava leylâk
ve tomurcuk kokusu
havada köryoluna
havada suçsuz günahsız
gitme korkusu
ah desem
eriyecek demirleri bu korkuluğun
oh desem
tutuşacak soluğum

asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi
yaşatmaktır önemlisi
güzel yaşatmak
abeceden geçirmek kıracın çekirgesini
ekmeksiz yuvasız hekimsiz bırakmamak


ah yavrum
ah güzelim
canım benim / sevdiceğim
bitanem
kısa sürdü bu yolculuk
n'eylersin ki sonu yok!
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

nerdeyim ben
nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz siz
kimsiniz?
ne söyler bu radyolar
gazeteler ne yazar
kim ölmüş uzaklarda
göçen kim dünyamızdan?


asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi?
yolunmuş yaprakları
ve kırılmış dallarıyla bir ağaç
söyler hangi güzelliği?

kökü burda
yüreğimde
yaprakları uzaklarda bir çınar
ıslık çala çala göçtü bir çınar
göçtü memet diye diye
şafak vakti bir çınar
silkeledi kuşlarını
güneşlerini:
«oğlum sana sesleniyorum işitiyor musun, memet,
memet!»

gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
üstümbaşım elim yüzüm gazete
vurmuşum sokaklara
vurmuşum karanlığa
uy anam anam
haziranda ölmek zor!


bu acılar
bu ağrılar
bu yürek
neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar
bu ağaçlar niçin böyle yapraksız
bu geceler niçin böyle insansız
bu insanlar niçin böyle yarınsız
bu niçinler niçin böyle yanıtsız?

kim bu korku
kim bu umut
ne adına
kim için?


«uyarına gelirse
tepemde bir de çınar»
demişti on yıl önce
demek ki on yıl sonra
demek ki sabah sabah
demek ki «manda gönü»
demek ki «şile bezi»
demek ki «yeşil biber»
bir de memet'in yüzü
bir de güzel istanbul
bir de «saman sarısı»
bir de özlem kırmızısı
demek ki göçtü usta
kaldı yürek sızısı
geride kalanlara


nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz?


yıllar var ki ter içinde
taşıdım ben bu yükü
bıraktım acının alkışlarına
3 haziran '63'ü

bir kırmızı gül dalı
şimdi uzakta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
yatıyor oralarda
bir eski gömütlükte
yatıyor usta
bir kırmızı gül dalı
iğilmiş üzerine
okşar yanan alnını
bir kırmızı gül dalı
nâzım ustanın


gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
bir basın işçisiyim
elim yüzüm üstümbaşım gazete
geçsem de gölgesinden tankların tomsonların
şuramda bir çalıkuşu ötüyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!


Hasan Huseyin Korkamazgil

ezginin günlüğü- eksik bir şey mi var hayatımda  

Posted by Gökhan KURTARAN

Baba ve Piç: Kimliklerin Sorgulanması Üzerine Bir Roman  

Posted by Gökhan KURTARAN



Elif Şafak’ın romanları tuhaf, ayrıksı, günlük yaşamda pek karşılaşılmayan, “marjinal” denilebilecek karakterlerden oluşur; fakat Şafak’ın işlediği konulardan kopup yeni bir alana yönelmesi Araf’la başlar. Şafak, Araf’ta kimlik, aidiyet, ötekilik, yabancılık ve var olma sorunları üzerinde durur. Baba ve Piç’te de devam eden bu sorunsallaştırma Şafak’ın önceki kitaplarında kullandığı dil olan Türkçe yerine İngilizce yazmasıyla birlikte de ayrı bir boyut kazanarak dilin sorunsallaştırılmasına, bu açıdan “kimlik” kavramının yeniden sorgulanmasına yol açar.

Araf’ta işlenen temalara ek olarak Baba ve Piç aynı zamanda hafızasızlık, unutma ve bellek kavramları üzerinden yola çıkar; bunlarla bağlantılı olarak kitapta temel olarak ele alınan ve sorgulanan kavramlar ise bireysel ve toplumsal kimliktir. Kitap, son bölüm hariç, her bir bölüme adını veren aşure malzemelerinden oluşan on sekiz bölüme ayrılır. Aşure metaforu kitabın içinde de sık sık karşımıza çıkar - ki kitap da zaten kullandığı metafor gibi çok katmanlıdır.

Baba ve Piç, bir Türk ailesi olan Kazancı’larla, Ermeni olan Çakmakçıyan’ların hikayesini ele alır. İki ailedeki karakterler de çeşitli açılardan tuhaf, ayrıksı ve “yabancı”dırlar. Kazancı ailesinin erkekleri “kaderin bir cilvesi” olarak erken yaşta ölüp aileyi erkeksiz bırakmışlardır. Sıradan her insanın başına gelebilecek türde ölümler değildir bunlar; ölümlerin arkasında hep muğlak bir sebep vardır; bu açıdan da Kazancı ailesinin üzerinde bir “lanet” vardır. Kazancı ailesindeki erkeksizlik durumu bildungsroman karakterlerinin anne-babasızlığına benzer. Kazancı kadınları ön plana çıkarılmak istendiği için erkekler genç yaşta ve tuhaf sebeplerden ötürü ölmüşlerdir; Kazancı ailesinin üzerindeki “lanet” bu açıdan “yazarın laneti”dir.



Kitaptaki erkeksizlik aynı zamanda phallus kavramını gündeme getirir. Erkeklerin genç yaşta ve garip sebeplerden ötürü ölmesi, “baba” figürünün ve phallus’un yok edilmek istenmesiyle ilgilidir. Ölümlerle birlikte iktidar, erkeklerden kadınlara geçer; fakat gerçek özgürlük, varlığı somut olarak ailenin yanında hissedilmese de, soyut olarak bir phallus simgesi olan Mustafa’nın öldürülmesiyle gerçekleşir. Bu ölümü gerçekleştiren Banu Teyze de kitabın başından beri bir iktidar simgesi olarak karşımıza çıkar.

Bit Palas’taki Bonbon Palas’a benzer şekilde, Kazancı’ların içinde yaşadığı konak da içindeki karakterlerin toplum içinde sıkışıp kalması gibi, etrafına inşa edilen yeni ve modern apartmanların arasında sıkışıp kalmıştır. Bu “ötekilik” ve arada kalmışlık hali bir nevi birbirlerinin öteki benliği olan Asya ve Armanuş’ta daha belirgin bir şekilde ortaya çıkar. Kitap, bu bakımdan zıtlıklar üzerinden ilerler; Asya ve Armanuş birbirlerine ne kadar zıt olursa kendilerini o kadar bulur ve birbirlerini o kadar tamamlarlar.

Armanuş’un kimlik arayışı geçmişe, Asya’nınkiyse geleceğe dönüktür. Asya’nın geçmişi, annesi ve babası yoktur; bu yüzden hayatı ve benliği gelecek üzerine kuruludur. Bir “piç” olduğunu genç yaşta öğrenir ve annesi onun için sadece “Zeliha Teyze”dir. Armanuş ise bir Ermeni ve Amerikalı olmak arasında sıkışmıştır. Annesi, istemediği geçmişini silmenin yolunu kızını “yok edip” yeni baştan yaratmakta bulur. Armanuş, annesinin gözünde Amy adlı bir Amerikalıdır, Ermeni kimliği yoktur, hiçbir zaman da olmamıştır. Asya, geçmişini sildiği, Armanuş’sa geçmişini yeniden kurduğu ölçüde vardır.

Armanuş, önce geçmişini var etmeden geleceğini de kuramayacağını düşünerek İstanbul’a geldiği zaman Asya’yla olan farklılıkları bir kez daha ortaya çıkar. Armanuş ne kadar kadınlığından arınmışsa Asya da o kadar kadınsıdır. Armanuş kitaplarla ilgilenir, etrafındaki olaylara duyarlıdır ama buna rağmen bir o kadar içe dönüktür; Asya’ysa müzikle var olur, dış dünyada olanlara duyarsızdır fakat dışa dönük yaşar.
Kitabı oluşturan iki temel karakterin zaman geçtikçe birleşmesi ve “aynılaşması” gibi kitaptaki Kazancı ve Çakmakçıyan aileleri de zıt yönleri üzerinden değil benzerlikleri üzerinden anlatılır; kitabın sonlarına doğru da görüleceği gibi iki aile bir şekilde birleşir ve var olduğu sanılan farklılıkların aslında başından beri mevcut olmadığı gösterilir. Elif Şafak burada ikilikler üzerinden kitabı inşa etmekle beraber kitabın sonunda bunları yıkarak aslında zıtlıkların var olmadığını söylemiş olur.

Yazar, kitabın ikilikler üzerinden ilerlemesi için çoksesli bir dünya kurar. Elif Şafak burada “kadir-i mutlak” yazar rolüne bürünmektense, hikayeyi tek tek her bir karakterin gözünden anlatmayı tercih eder. Zeliha Teyze’nin hikayesiyle başlayan anlatı Çakmakçıyan ailesininkiyle devam eder ve olan olaylar her bölümde farklı karakterlerin bakış açılarıyla anlatılır. Elif Şafak, olayların anlatımında karakterlerin bilinçaltından da yararlanır. Banu Teyze’nin cinleri Ağulu Bey’le Şekerşerbet Hanım da Banu Teyze’nin bilinçaltını temsil eder; çünkü Ağulu Bey’in anlattığı her iki olaya da Banu Teyze kısmen de olsa tanıklık etmiştir.

Yazarın anlatımının bir karnaval geleneği içinde ve polifonik bir havada olmasına rağmen, karnavalların “serbestçe” yapılmasına izin veren ve bu açıdan da karnavalı denetleyen bir iktidarın olduğu gibi, buradaki son söz yani otorite de yine yazara aittir. Bu açıdan, Şafak her ne kadar hassas bir konu olan Türk-Ermeni meselesinde bağımsız bir görüşle karakterlerini yansıtmaya çalışsa da bu yapı kitabın sonlarına doğru ciddi bir Türk düşmanı olan Ermeni Baron Baghdassarian’ın “barış mesajı”yla biraz da olsa gölgelenir.

Yazar aynı zamanda kitabını çok sinematografik bir şekilde kurgular. Sahneler geriye dönüşlerle zenginleştirilir ve karakterlerin kendi hayatlarına referanslarla derinleştirilir. Anlık dikkat dağınıklıkları ve zihinsel endişeler “bilinç akışı” diyebileceğimiz bir şekilde okuyucuya sunulur. Hikayenin bölüm bölüm açığa çıkması ve Mustafa’nın ölümüyle adeta bir tragedyayı andırması da kitabın bu yönünü kuvvetlendirir.

Sonuç olarak, Şafak Baba ve Piç’te okura çok katmanlı bir hikaye anlatır. İronik diliyle kitabı oluşturan tüm bu zıtlıkları inşa eden yazar, sonunda bir nevi kendi yarattığı eserini bozarak aslında ikilik diye bir şeyin olmadığını, bunun sadece kafamızda yarattığımız ve daha sonra inandığımız bir şey olduğunu ima ederek kitabını yeniden “inşa eder”.

Senem KAPTAN

Sabahattin Ali'den "Rüzgar"  

Posted by Gökhan KURTARAN




Arzularım muayyen bir haddi aşınca
Ve kulaklar sözlerime sağırlaşınca
Bir ihtiras duyup vahşi maceralara
Çıkıyorum bulutları aşan dağlara.
Tanrıların başı gibi başları diktir,
Bu dağları saran sonsuz bir genişliktir,
Ben de katıp vücudumu bu genişliğe,
Bakıyorum aşağılarda kalan hiçliğe.

Bu dağların bir rakibi varsa rüzgardır.
Rüzgar burda tek başına bir hükümdardır.
Burda insan duman gibi genişler, büyür.
Bu dağlarda ıstıraplar, sevinçler büyür.
Buralarda her düşünce sona yakındır,
Burda her şey bizden uzak,sana yakındır.
Burda yoktur insanların düşündükleri,
Rüzgar siler kafalardan küçüklükleri.
Yanağıma çarpar geniş kanatlarını,
Ve anlatır mabutların hayatlarını.
Arasıra kulağını bana verdi mi,
Ben de ona anlatırım kendi derdimi.

Ey dağların dertlerini dinleyen rüzgar!
Benim artık yalnız sana itimadım var.
Gelmiş gibi uzaktaki bir seyyareden
Yabancıyım bu gürültü dünyasına ben.
Etrafımın sözlerine aklım ermedi,
Etrafım da bana asla kulak vermedi.
Senelerden beri hala anlaşamadık,
Ben de kestim anlaşmaktan ümidi artık.
Gözlerimde hakikati sezen bir nurla
Etrafımı süzüyorum biraz gururla.

Bir dürbünün ters tarafı gibi bu dünya
En büyük şey, en asil şey küçülür burda.
Burda yalan para eden biricik iştir,
Burda her şey bir yapmacık, bir gösteriştir.
Kimi coşar din uğruna geberir, yalan!
Kimi gider vatan için can verir, yalan!
Bir filozof yetmiş eser yazar, yalandır;
Bir kahraman istibdadı ezer, yalandır.
Şairlerin büyük aşkı fani bir kızdır,
Bu dünyada herkes sinsi, herkes cılızdır.
Ne hakiki aşktan burda bir çakan vardır,
Ne de onu görse dönüp bir bakan vardır,
Her büyüklük cüzzam gibi dökülür burda,
En muazzam ölüm bile küçülür burda.

Benim kafam acayip bir dimağ taşıyor,
Her dakika insanlardan uzaklaşıyor.
Zaman zaman mağlup olsam bile etime,
İnsan olmak dokunuyor haysiyetime.
Büyük, temiz bir arkadaş arıyor ruhum,
İşte rüzgar, şimdi sana sığınıyorum!
Asaletin yeri yoktur gerçi hayatta,
En asil şey seni buldum kainatta,
Güneş gibi ne bin türlü ışığın vardır,
Ne de süse, gösterişe baktığın vardır.
Deniz gibi muamma yok derinliğinde,
Bir ferahlık, bir saflık var serinliğinde.
Bir dev gibi küçük, mızmız sesleri yersin,
Allah gibi görünmeden hüküm sürersin.

Düşmanıyım ben de cılız güzelliklerin,
Rüzgar! Bu dağ başlarında çırpınan serin
Kanatların gökyüzünde akan bir seldir,
Bana kudret ve cesaret veren bir eldir.
Beşerlikten uzaktayım senin ülkende,
Senin gibi azamete aşıkım ben de.
İşte Rüzgar! Senin gibi ben de deliyim.
Islıklarım senin gibi inlemelidir,
Herkes beni ürpererek dinlemelidir.
Rüzgar! Sana, yalnız sana benzemeliyim.

Sabahattin ALİ
1931

Murat Belge'den "Dil ve Çeviri" üzerine ses kaydı  

Posted by Gökhan KURTARAN



Pek aziz karga okurları,

Malum pek fazla katkı olmaması nedeniyle sitemizin şeklini biraz değiştirdik ve grup çalışması yerine "bireysel" bir çalışmanın sergi alanı olması konusunda karar kıldık. Tabi yine de çok değerli arkadaşlarımın yazılarına ve şiirlerine ulaşabileceksiniz bu siteden.

Facebook çılgınlığı malumunuz üzerine dört bir yanı sarmış durumda. Bu internet sitesi ingilizce olmasına rağmen, sadece Türkiye'den bir milyonun üzerinde kullanıcı edindi. Ben de bunlardan birisiyim. Facebook'da "Murat Belge Sevenleri" adı altında bir grup açılmış ki, ismin sadece kendisi benim gülme krizlerine girmeme neden oldu. Murat Belge ile hayatında iki çift laf etmiş birisi, onu ne kadar severse sevsin, onun adına "muhabbet kuşu severler" gibi bir grup açmazdı. Ama yine de ben oradaki arkadaşlarında fevkalede iyi niyetler ve fikirsel telaşlar ile bir araya geldiğini, bu arada isme pek fazla önem veremediklerini düşünüyorum.

Bu grubun en yararlı işlerinden birisi, üyelerinden birisinin yer verdiği Murat Belge'nin ses kaydı. Nerede, ne zaman kaydedilmiş belli değil. Fakat bütün konuşma aslında bir sempozyumdan muhtemelen ve konu "dil ve çeviri". Bence fevkalede can alıcı bir konu ve yüklemesi zaman alsa da, Murat Belge'den bu konuşmayı dinlemenin çok büyük faydası var. Kendisinden ders alanlar bir kez daha güzel ders anlarını hatırlayaca, hiç tanışmamış olanlar da ne derin ve etkin bir akademisyen olduğunu.

Rapidshare'den indireceğiniz için biraz beklemeniz gerekebilir. Bir sayaç görüceksiniz 2 dakikadan geriye dogğru sayacak. Daha sonra verilen şifreyi uygun boşluğa yazın. Biraz daha bekledikten sonra bu güzel sohbetin tadına varacaksınız.
Sağlıcakla kalın,

Ses kaydını indirmek için tıklayın;

http://rapidshare.com/files/62770026/Murat_Belge.WMA.html

Elif Şafak Röportajı  

Posted by Gökhan KURTARAN




25.11.2007 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde yer alan Ayşe Arman'ın, Elif Şafak ile röportajı


Oh be! Sonunda loğusa cinlerinden kurtuldum


Eğer kadınsanız ya da karınızın doğumdan sonra neler yaşadığını merak eden bir erkekseniz, Elif Şafak’ın "Siyah Süt"ünü mutlaka okumalısınız. Elinizden düşüremeyeceksiniz. Garanti ediyorum. Cırt diye okunuyor, vay be olunuyor. Bir sürü kadın, kendi yaşadıklarını görecek bu kitapta. Bir sürü kadın da bir sürü yerine itiraz edecek. Çünkü Şafak, insanlığın ortak bir eylemini, anne olmayı ve bir kadın yazarın, anne olduktan sonra loğusa cinleriyle nasıl boğuştuğunu anlatıyor...

HAMİŞ: Kitabın sürprizlerinden biri de, yazarın içindeki 6 parmak kadının, Latif Demirci’nin müthiş çizgileriyle karikatürize edilmiş olması... O kadar şirinler ki...

Tebrik ediyorum. Müthiş bir kitap. Bir sürü kadına musallat olan ama üzerine fazla yazılmayan bir konuya girmişsiniz. Nasıl karar verdiniz?

- Kızımı doğurduktan sonra çok ağır bir depresyon geçirdim. 10 ay sürdü. Tek bir satır yazamadım. Hatta öyle bir an geldi ki, "Ben bittim" dedim, "Bir daha hiç yazamayacağım..." Sonra birdenbire tekrar yazmaya başladım. Hiç ara vermeden. İki buçuk ay. Gece gündüz. Deliler gibi. Kitap bitti, depresyon bitti. Benim için cin çıkarmak gibi bir şeydi. Loğusa cinlerimden kurtulmuş oldum.

Diğer romanlarınızla kıyaslarsak...

- Bunu yazması çok daha zor oldu. İnsanın kendini anlatması meğer ne belaymış, kurgu daha kolay. Ben ketum biriyim, Akrep burcuyum, zırhla, kabukla yaşayan biriyim, kolay teslim olamam, o yüzden sancılı oldu.

Okurlar bu kitapta Elif Şafak’ı bulacaklar mı?

- Evet ama sadece beni değil, kendilerini de bulacaklar. 6 parmak kadın karakter anlatıyorum. Bu kadınların bazılarını, bazılarından daha çok sevmişim. Bazılarına, "İyi ben" demişim, bazılarına "Kötü ben..."

Siz varsınız, bir de içinizdeki 6 değişik kadın... Ve o kadınlar, sizin hakkınızda kararlar veriyorlar, öyle mi: "Hamile kalsın mı, kalmasın mı?"

- Aynen. Üstelik daha kızımın babası ortada yokken. Bu kitapta, hamilelik öncesinde, hamilelik esnasında ve hamilelik sonrasında kafamın içinde neler yaşadığımı, bu kadınların hiç susmadığını, her an fikirlerini beyan ettiklerini, aklımı kaçıracak hale geldiğimi anlatıyorum. Ve fark ediyorum ki, o değişik 6 kadının hepsi, aslında benim. Eşit derecede ben. "İyi ben", "kötü ben" diye bir şey yok. Hepsi aynı çemberin parçaları.

Şu anda ne yapıyor o küçük parmak kadınlar?

- Artık barış imzaladık. İçime demokrasi geldi! Ama çelişkilerim bitti mi? Hayır. Sadece onları yok saymaktan ya da halının altına süpürmekten vazgeçtim. İçimdeki bu farklı seslerin varlığını kabul ettim.

Kadınlara mı yazıldı...

- Evet. Ama erkeklere de ilginç gelebileceğini tahmin ediyorum. Eşlerinin hamilelik esnasında ve sonrasında nasıl bir yolculuğa çıktığını öğrenmek istiyorlarsa tabii...

Anlaşıldı, siz bu kitabı depresyonunuzdan kurtulmak için yazdınız. Herhangi başka bir ilave sebebiniz yok muydu?

- Olmaz mı? Ben uzun süre zannettim ki, bu yaşadıklarım, dünya üzerinde yalnız benim başıma geldi. Ben kötü bir anneyim. Hiçbir şeyi beceremiyorum. Herkes mükemmel, ben eksiğim, ben yetersizim...

Hangi açıdan? Bebeği besleyememek mi, yeteri kadar süt gelmemesi, nasıl tutacağınızı bilememek mi, gecenin bir yarısı ağlarken susturamamak mı? Ne?


- Hepsi. Bebeğimin hıçkırığını geçirememek mesela. Ve onun gibi bir sürü şey. Kızım doğduğu zaman, içimi müthiş bir şükran duygusu kapladı kaplamasına... Ama daha sonra giderek bir beceriksizlik, yetersizlik ve yetememe duygusuna kapıldım ki, çok fena. Meğer en zor olan, gündelik hayatın üstesinden gelmekmiş. Müthiş bir panik yaşadım. Daha evvel varlığını bilmediğim bir başarısızlık korkusuyla karşılaştım. Başarısızlıktan ödüm patlarmış da haberim yokmuş. Bitmez tükenmez bir sorgulama. Evham...

Postnatal sendroma hoş geldiniz!

- Evet, sürekli ağlıyordum. Sabah akşam. Herhalde derim çok inceldiği için, her şey hüzünlü, her şey ağır geliyordu. Hep şunu düşünüyordum: "Bu kadar mutlu olmam gereken bir dönemde kapıldığım bu mutsuzluk neden? Bende bir sorun olmalı. Niye bu hüzün? Niye bu kasvet? Ben niye böyleyim? Başkaları anneliğe yumuşacık geçiyorlar. Ben neden beceremedim. Ben anormal miyim?" Resmen delirmekten korktum...

Olay hep evin içinde mi geçiyor?

- Tabii tabii, aylarca evden dışarı çıkmadım. Müthiş bir kabuğuna çekilme. Günlerce üzerimde aynı gecelikle. Saçlarımı yıkamak istemiyordum. İnanılmaz bir kendini koyverme hali. Zaman kavramı yok. Bebek çok sık kalktığı için, zaten gece gündüz karışmış vaziyette. Uyku ile uyanıklık arası bir boyut. Hiçbir şeyden keyif almıyordum. Hissizlik, donukluk...

Zavallı eşiniz ne yapıyor bu arada?

- Çok şefkat gösterdi. Sabır sınırları inanılmaz geniş bir adamla birlikteyim. Şükrediyorum. Evin içinde sürekli ağlayan, olur olmaz her şeye bozulan bir kadın... Tahammülü kolay olmasa gerek. Beni çok destekledi. Ama kızımız 4 aylıkken askere gitti Eyüp, 6 ay yok. Tabii birdenbire durum daha da kötüledi. O beni sakinleştiriyordu, yatıştırıyordu. O gidince annemle kalakaldık. İnanır mısınız, bebek de bana üzülüyordu. Bebeklerin algıları müthiş açıkmış, bizzat tanık oldum, evin bir köşesinde çaktırmadan ağlasam bile, fark ediyordu. Vicdan azabım haliyle katlanıyordu. Tabii o zaman süt de kesiliyordu. Başkaları ne güzel bebeklerini emziriyor, ben bunu da beceremedim. Yine vicdan azabı. Bu arada biraz sakinleşeyim diye ilaç vermek istiyorlar ama biliyorum ki o antidepresanları alırsam süte geçecek, onu da istenmiyorum. Ve bütün bunların üstüne, bir de bir daha yazı yazamayacağım korkusu büsbütün tüy dikti...

Ne oldu? Yazmaya çalıştınız bir şey çıkmadı mı? Yoksa yazdınız da kötü mü oldu?

- Deniyorum olmuyor. Bilgisayar başında ağlıyorum. Hiçbir şey okuyamıyorum da. Beynim almıyor. IQ’m düştü sanki. Aylar sonra, bir gün durdum ve "Bir dakika ya" dedim, "Başka kadınlar ne yaşamışlar?" Önce etrafımdaki kadınlarla konuştum. Birden fark ettim ki, bir sürü insan benzer şeyler yaşamış. Toplumun her kesiminden ve her meslekten kadın, benzer şeyler yaşıyor ve sonradan beyninden yaşadıklarını siliyordu. Bir de edebiyat alanında araştırdım, bulduğum malzeme inanılmazdı. Postnatal depresyon zannettiğimizden çok daha yaygındı...

Biz neleri bilmiyoruz? Ya da es geçiyoruz?

- Aslında hiçbir şey bilmiyoruz. Ama anneannelerimiz biliyor. Onlar annelerimizden daha fazla biliyor. Annelerimizin kuşağı, daha eğitimli, daha Batılı, daha şehirli kadınlar. Ama anneannelerimiz, bütün o hurafeleri, din inançları biliyorlar: "Doğum yaptıktan sonra kadın çok duygusallaşır, çok incelir, aman onu korumak, göz kulak olmak lazım!" Onlar, sadece bebeğe değil anneye de bakıyorlardı. 40’ını çıkarmak güçlü bir metafor. Kimi kadın 40’ını bir senede çıkarır, kimi daha erken. Loğusalık, dikkatli olunması gereken bir süreç, anneannelerimiz bunu biliyorlardı...

Şimdi ise çocuk doğuran kadın üç ay sonra işe dönüyor...

- Evet. Pompalanan bir "modern anne" imajı var. Süper anne, süper dişi. "Kariyerimi de yaparım, bebeğimi de doğururum, mikserden mamamı da geçiririm, işe toplantıya da giderim, kocama da yetişirim, şahane de görünürüm..." Bu doğru değil. Sağlıklı da değil...

Bu depresyonu geçirmiş biri olarak, anne adaylarına ya da kadınlara ne önerirsiniz?

- Yok saymak, bastırmaya çalışmak bana sağlıklı gelmiyor. Ama fazla düşünüp abartmaktan da kaçınmak lazım. Böyle bir ihtimalin mevcut olduğunu baştan kabul etmek gerekiyor. Hiçbirimiz mükemmel değiliz.

Siz bu kadar mükemmeliyetçi olduğunuzu biliyor muydunuz?

- Ben mükemmeliyetçi değilim aslında. Ben yardım istemeyi bilmiyorum. Belki çok yalnız büyüdüğüm için. Anne olduktan sonra bir kadının ciddi yardıma ihtiyacı oluyor...

Psikolojik yardım mı?

- Psikolojik yardım, manevi yardım, pratik yardım. Allah’tan ilk 4 ay Eyüp vardı. Çünkü annem de bebek bakmayı bilmez. Beni annem büyütmedi, anneannem büyüttü. O yüzden benim bebeğimde bir sürü şeyi annemle birlikte öğrendik..

Peki bilmediğiniz şeyleri kim öğretti?

- Bakıcılar, bazen deneme yanılma yöntemi... En çok da Eyüp...

Nasıl yani?

- Bebeği yıkayacağız diyelim, annem tutmayı bilmiyor, ben de bilmiyorum, ikimiz de panikten öleceğiz. Eyüp yıkıyordu. O, sakin adam. Biz kenarda bekliyorduk. Onun kucağında susuyordu. Böyle bir pratiği var Eyüp’ün, kalabalık bir aileden geliyor, yeğenler, kuzenler. Kızım "Anne" demeden "Baba" dedi. Hálá ben dahil herkese "Baba" diyor. Bütün dünyası babası. Tam babasının kızı. Fiziksel olarak da, manevi olarak da. Bu da babasız büyüdüğüm için inanılmaz hoşuma gidiyor...

ENTELEKTÜEL DÜNYAYA YAKIŞIR MI?

Neden kadın edebiyatçılar bu meseleyi böyle ele almamışlar? Postnatal sendrom hakkında yazmamışlar? Küçümsedikleri için mi?

- Ben kadın yazarların benzer çelişkilerle ömürlerinin bir döneminde yüzleştiğini düşünüyorum. Kiminde bende olduğu gibi depresyona yol açmıştır, kiminde açmamıştır. Ya da baştan çocuk yapmamayı tercih etmişlerdir. Buna da çok saygı duyuyorum. Bunlar, yazıya dökülmesi çok kolay şeyler değil. Bir de tabii yazı dünyası, çok erkeksi bir dünya. Onun içinde olan kadınlar birtakım stratejiler geliştiriyorlar...

Stratejilerden biri bu tür şeyleri yok saymak mı?

- Olabilir. Bunlar sanki o entelektüel dünyaya çok da yakışır konular değilmiş gibi. Böyle bir önyargı olduğunu düşünüyorum.

"Yazsam mı yazmasam mı?" diye tereddütleriniz oldu mu? Karizmamı çizdirir miyim hesabı...

- Oldu. İlk defa kendimi bu kadar anlattığım için tereddütlerim oldu. Ama o kadar güçlüydü ki içimdeki yazma isteği, var olan tereddüt çok cılız kaldı. Benim için tedavi gibi bir şeydi.


BU KORKULAR YERSİZMİŞ


İçinizde bu kadar itiraz eden ses varken, "Ben çocuk doğurmayacağım" diyebilirdiniz, sizin deyiminizle "beyin" olarak kalmayı tercih edebilirdiniz. Ama yapmadınız, yine sizin deyiminizle "beden" olmayı tercih ettiniz ve hamile kaldınız... Neden?

- Bütün kararları biz mi alıyoruz, tıkır tıkır uygulamaya koyuyoruz yoksa hayat mı bazı şeyleri önümüze getiriyor bilemiyorum. Bildiğim şu, zannettiğimiz kadar öznesi değiliz her şeyin. İpleri bu kadar elimizde tutmuyoruz. Bazı şeyler sana rağmen geliyor, sen onunla yaşamayı öğreniyorsun ve onunla birlikte başka bir boyuta geçiyorsun. Kızım da benim için öyle oldu, iyi ki de oldu...

Peki entelektüel faaliyetleri kaybetmemek için anne olmak istememenin, vücudum bozulmasın diye doğum yapmak istememekten ne farkı var...

- Yok aslında farkı. Bir yanıyla benziyor. Kurduğun bir düzen var. Aman o düzen bozulmasın diyorsun. Korkuyorsun. Ben de korktum. O kadar ki, ben küçük şeylerden haz almayı bile yasaklamıştım kendime. Bir bebek mağazasından cicili bicili patikler almak, evde puding yapmak fena geliyordu bana. Şimdi yapıyorum, çok da haz alıyorum. Eskiden sadece akılla donattığım bir dünya vardı, diğerini küçümserdim. Daha doğrusu, ondan zevk alırsam öbür akli dünyaya bir şey olur diye korkardım. Olmuyormuş. Bu korkular yersizmiş...

Neden "Bu kitap, kendi kendi yok etmeli" diyorsunuz? Hatırlamak istemediğiniz bir dönem olduğu için mi?

- Çünkü postnatal sendromu yaşıyorsun ve bitiyor. Sonra da sen kendini başka bir iklimde, mevsimde buluyorsun. Sanki o acıları yaşayan sen değilsin. Unutuyorsun. Dahası hatırlamak da istemiyorsun. Ben şunun altını çizmek istedim: Bizde yeterince bilinmiyor, konuşulmuyor. Biz fazla romantize ve idealize edilmiş bir annelik konuşuyoruz. O anlamda bu tür çelişkilerin bilinmesinde ve kadınların buna hazırlıklı olmasında fayda var. Ama yaşayıp bittikten sonra da geride bırakılması lazım. Ben de zaten bu kitabı geride bırakabilmek için yazdım.

HER KADININ BAŞINA GELEBİLİR

Çok farklı kesimden ve sınıftan kadınlar postnatal depresyona yakalanabiliyor. Bunun bir reçetesi yok. Kimisi 3 çocuk doğuruyor bir şey olmuyor, 4’üncüde yakalanıyor. O yüzden "Şu şu tip kadınlar postnatal depresyon geçirir, öbürleri geçirmez" diyemeyiz. Anneliğe kendini çok hazır zannedenlerin de, benim gibi hiç hazır olmayanların da başına gelebiliyor. Bu herhalde kişinin nasıl bir dönemden geçtiğiyle, ömrü hayatındaki o aşamayla çok ilgili bir şey...

İÇİMDEKİ 6 FARKLI KADIN

1-) Sinik Entel Hanım. Bugüne kadar hep onu yüceltmişim. O, benim kafamdaki entelektüel, okuyan-yazar kadın. Hamile kalmama şiddetle karşıydı.

2-) Anaç Sütlaç Hanım. Varlığından haberim bile yoktu. Sürekli bastırmışım, sürekli küçümsemişim. Hamileliğim sırasında monarşi ilan etti.

3-) Can Derviş Hanım. İçimdeki tasavvufi damar. Sakin, sabırlı ve barışcıl. Benim için en önemli karakterlerden biri.

4-) Hırs Nefs Hanım. Kariyerime odaklanmamı istiyordu. Hırslı ve azimli bir kadın. O da karşıydı hamile kalmama.

5-) Saten Şehvet Hanım. Meğer daha seksi şeyler giymemi istermiş, lahana gibi kat kat giyiniyorum diye içerlermiş. Kitapta onunla da ciddi bir hesaplaşma ve yüzleşme var.

6- Pratik Akıl Hanım. Sosyal ve gündelik hayatı kotarabilen yanım... İşte bu 6 parmak kadının hepsi içimde aynı anda konuşuyordu. Hepsinin farklı öncelikleri ve benim için şahane planları vardı...

LOĞUSA CİNLERİ GELDİ ÇINGIRAK ÖTTÜ

Kitaptaki loğusa cinleri, gerçek mi kurgu mu?

- Ben hayatın şu dokunduğumuz, gördüğümüz maddi şeylerden ibaret olmadığına inanan biriyim. Manevi boyuta inanırım. Haliyle cinlere de...

Gerçekten yatağınıza asılı o çıngırağın öttüğü oldu mu?

- Evet oldu... Çıngırak öttü...

Rüzgardandır...

- Korkutmak istemem ama... Rüzgardan olduğunu zannetmiyorum.

E peki ne oldu?

- Hiiiç. Geldikleri gibi gittiler...

Şiir: Aşk Dilencisi  

Posted by Gökhan KURTARAN



sen her gece köşe başında,
paramparça urban;
kirli ellerinle, bir dilim ekmek için
avuç açan sefil insan.
inan ki farkımız yok birbirimizden,
belki sen, hayat boyu dileneceksin;
istedigin beş kuruşu biri vermez ise,
başka bir diyardan bir ikincisini
bekleyeceksin.

lakin ben; hayatta bir defa dilendim.
bir vefasızın aşkıydı, sevgisiydi derdim.
öylesine açık, öylesine boş kaldı ki elim,
yemin ettim bir daha dilenmeyeceğim.

Victor Hugo

ÖYKÜ - Yusufcuk  

Posted by Gökhan KURTARAN




Adam korkuyordu. Şimdiye kadar tutunduğu tek şey olan saf mantık, son dakikalarına kadar peşini bırakmamıştı. Artık kendini bırakmak istiyordu, inanmak istiyordu. Şimdiye kadar bildiği dünya sessiz, soluk, yıkıcı. Ve o yanı başında oluşan yüz binlerce harekete kayıtsız. Çünkü artık bedenini değil, ruhunu doyurmak istiyordu. Bildiği dünyaya son kez bakarmışçasına dikkatli, hala orada kalabilmek için bir sebep arar gibi, uzunca baktı adam. Baktıkça anlamsızlaştı yaşadıkları. Küçülmeye başladı korkuları. Son kez sarılmaya çalıştığı kurallar bütünü, mantık dizisi şimdi boş bir kitaptı onun için. Aldığı risk onu öldürebilirdi. Ama ölmesi gerekiyordu yeniden doğmak için. Yeniden hissedebilmek için. Doğru ya! Bu hissizliği yok etmek istemiyor muydu gerçekten de? Buraya nasıl geldiğini bile hatırlamıyordu! Tek hatırladığı yol boyunca bağrına eski bir kitap gibi bastığı mantığıydı. Onu artık tatmin etmeyen bu kurallar bütününden, bildiklerinden ayrılmak acısız olmayacaktı. Hatta belki biraz da yaşlı. Ama oradaydı işte. Atlamaya hazır. Ölmeye hazır. Yeni yaşamına ve hissetmeye hazır bir şekilde duruyordu Nehir’in karşısında. Nehir ona hissetmeyi vaat ediyordu. Tekrar güvenebilmeyi, kendini kayıtsızca teslim edebilmeyi. Ruhunu geri vermeyi vaat ediyordu. Ölümü pahasına sunuyordu yeni hayatını ona.

Bildiği hayata, bildik renklere, kokulara son kez veda ederken “ acaba “ diye geçirdi içinden son defa. Feda ettiği şey değil belki ama onu feda edebiliyor olduğu gerçeği ona inanılmaz bir güç veriyordu. Nehir’e baktı tekrar. Onu ilk kez gördüğünde baktığı gibi baktı. Çarpılmayla karışık bir inanamama hissi. Adam hatırlayamayacağı kadar çok uzun zamandır ilk kez hissetmişti. Ve ondan sonra vaat edilenin peşinden gitmenin ölmesi pahasına olacağı ateşi düşmüştü içine. Korkmuyordu artık. Kendi korkularını bir kenara bırakıp yeniden inanmayı öğrenmeyi başarabilirdi. Geriye bakmıyordu artık. Ardında bıraktıklarını terk etmekten memnun, atladı nehrin serin sularına. İlk duyumsadığı, suyun korkunç soğukluğuydu. Hissin korkunçluğu onu pişman edeceğine tam tersi içinde garip bir sevinç kumkuması yarattı. Hissedebiliyordu artık. Nehir’le birlikte tekrar hissetmeyi öğrenecekti.

Artık adamı geride bırakıyordu. Dönüşüm geçiriyordu. Anıları hafızasından silinmemişti ama onları hatırladığında tekrar yaşamıyordu. Sadece art arda resimler geçiyordu aklından. Nehir’le bir olmuştu şimdi, onun bağrındaydı, saklı köşesinden çıkıp feda ettiğini sandığı güvenliğin bin katına sahipti burada. Şaşırmıştı. İnanamıyordu. Bu kadar çok şeyi aynı anda hissedebildiğine inanamıyordu. Küfretti içinden bu kadar zaman kurallarla yitirmiş olduğu hayatına. Kızdı, bağırdı, sonra büyük bir farkındalık hissi kapladı içini. Adamı geçmişte bırakırken ve ona dair her şeye elveda derken önünde uzanan dağ yolunu süzülerek geçti. Nehir yanındaydı şimdi ve o bir yusufçuk kadar özgürdü. Yaşama hakkı kazanabilmek için ölmüştü o ve ruhu doyuma hazırdı. Nehir yanındaydı. Yaşamı boyunca kendi başına başaramamış olduğu tek şeyi, Nehir’le başarmıştı. Korkularından kurtulmayı seçmiş, kurallar kitabını uçurumun en derinine atmıştı. Yeniden hissedebilmek için, korunaklı hayatını feda etmişti.
Ve şimdi, inanmayı, güvenmeyi seçiyordu. Ruhunu özgürleştirmişti artık. Bir yusufçuk kadar özgür.

Aslı Göksu

Erkeklik en çok erkeğe ağır gelir!  

Posted by Gökhan KURTARAN






Üniversite yıllarımdan aklımda en çok kalan karelerden birisi, Feminizm dersinde iki üç kızın yaptığım yorumlar sonrasında neredeyse üzerime yürüyecek olmasıydı. Hâlbuki ben o derste çok da enteresan olmayan ve bugün bile derinden inandığım bir gerçeği dile getirmiştim; “erkeklik en çok erkeğe ağır gelir, çünkü toplum kadını şekillendirirken erkeğe de nasıl davranması gerektiğini öğretir. Erkekte bu kalıpların içerisinde yaşamak zorunda bırakılır.” Çok iyi hatırlıyorum, ben bu lafları ettikten hemen sonra birkaç kişi sınıfta bana çok kızmıştı. “Hayır ezilen yalnız kadındı.” Ezilmek, mağdur olmak sadece kadının tekelindeydi?

Geçen günlerdi Cezmi Ersöz’ün bir kitabı elime geçti. İlk okuduğum bölümde yazılanlar, düşüncelerimin başka insanlar tarafından da paylaşıldığı konusunda bana cesaret verdi; “Erkek olmaktan çok yoruldum! Çünkü bu yüzden, içim hep alev alev duygularla yanıp tutuşurken, katı, donuk, tutuk bir insan gibi yaşadım durdum. İçimde gözüpek, sıra dışı, hatta çılgın biri varken, ölçülü ve kuralcı yaşamaktan bıktım. Duygularımı, içimden geçenleri, düşlerimi açık açık söylemeye çok niyetlendim; ama başaramadım. Kişiliğimin alaya alınmasından çok koktum hep. Hangisiydi benim kişiliğim?”

Ersöz’ün “Erkek olmaktan yorulmak” adlı denemesi benim düşündüklerimin de bir yansımasıydı. O gün o sınıfta anlaşılamamış olmamın yegâne nedeni de aslında dondurulmuş bazı zihinlerin “saldırmaya” koşullandırılmış olmalarıydı. Erkeklik, delikanlılık denilen ve içi bir yığın işe yaramaz lakırdı ile doldurulmuş terimlerin ne faydasını görüyoruz sanki? Dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren “erkek gibi erkek” nasıl olur onu duyuyoruz. En bilinen ve küçüklüğümüzden beri en çok duyduğumuz söz ise “erkekler ağlamaz”. Özellikle doğu coğrafyasında erkeğin öfke dışındaki duygularını dışa vurması zayıflık olarak algılanır. Zayıf erkek de muktedir erkek değildir. Muktedir olmayan da iktidarsızdır ve iktidarsız bir erkek muteber değildir. Bu nedenle de erkeğin üzerinde ki yük giderek artar. İçerisinde fırtınalar kopan, kendisini kapıp koy verip ağlamak isteyen erkekler gözyaşlarını içlerine akıtır. Toplum gücü onlara, güçsüzlüğü kadınlara atfeder ve bundan her iki tarafta mağdur olur. Fakat her ne hikmetse be işe yaramaz erkeklik lakırdılarının aslında en çok da erkeğe yük olduğu kabul edilmek istenmez.

Erkek de kadında kendisine atfedilenlerin esiridir. Tüm bunları bazen güle oynaya kabul eder, bazen kabul ettiğinin bile farkında olmaz, bazen de başkaldırır ve dayatılan bu toplumsal sorumlulukları reddeder. Örneğin kadın yerinin erkeklerden ayrı olmasına diklenir, erkek sofrasında var olmanın, onlarla içki sohbetine katılmanın onu daha özgür kıldığını düşünür. Erkek para kazanma konusunda kendisine bağımlı olunmasından bıkar, ceketini alıp, bambaşka bir yerde kendi başına yaşamaya başlar. Sorumluklarını ardında bırakır.

Kadın da erkek de çoğu zaman bu başkaldırıyı bu kadar keskin bir şekilde gerçekleştiremez ve bu yüzden sadece yakınmakla, dert yanmakla yetinir. Kadınlar haftalık olarak psikolojik rahatlamalara sahne olan kadın kabul günlerinde dertleri serer döker. Ailesinden, kocasından, yaramaz çocuğundan dert yanar. Erkekse bunu genelde bu kadar açık bir şekilde dile getiremese de kendisini arada bir içki sofralarına bırakır, arkadaşları ile bol rakılı, beyaz leblebili sohbetler yapar. Her iki tarafta sorumlukları, toplumun onlara yakıştırdığı kalıplar içersinde yaşamayı katlanılır hale getirilir. Dert yandıkça, şikâyet ettikçe, “ah annemi dinleseydim de almasaydım bu adamı” ya da “nerden aldım başıma bu şirret kadını” şeklinde hayıflanmalar ve pişmanlıklar dile getirilmedikçe, sorumluluklar, dar kalıplar daha da çekilmez hale gelir. Askerlik sonrası mecburiyet, evde kalmamak için son yol, aile baskısından kaçış olarak sıralanabilecek nedenlerle yapılan evlilikler büsbütün kâbusa dönüşür. Fakat her durumda bu kâbus her iki kişi için de eşit miktarda çekilmezdir. Fakat işin içine erkeğin fiziksel şiddet kullanması girdiğinde bu kâbus tabi ki kadın için daha dayanılmaz bir hal alır.
Gökhan Kurtaran

Nazım'dan dizeler...  

Posted by Gökhan KURTARAN


BÜYÜK İNSANLIK

Büyük insanlık gemide güverte yolcusu
trende üçüncü mevki
şosede yayan
büyük insanlık.
Büyük insanlık sekizinde işe gider
yirmisinde evlenir
kırkında ölür
büyük insanlık.
Ekmek büyük insanlıktan başka herkese yeter
pirinç de öyle
şeker de öyle
kumaş da öyle
kitap da öyle
büyük insanlıktan başka herkese yeter.

Büyük insanlığın toprağında gölge yok
sokağında fener
penceresinde cam
ama umudu var büyük insanlığın
umutsuz yaşanmıyor.

7 Ekim, Taşkent, 1958

Nazan Hanım'ın davetinden fotoğraflar  

Posted by Gökhan KURTARAN











Nazan Hanım'ın davetinin üzerinden neredeyse 1 ay geçti, beklediğinize değecek fotoğraflarda artık bu sitede. İstanbul Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat 2007 Mezunları, Nazan Aksoy'un evinin salonunda. Ne güzel kütüphane.

Nazan Hanım'a...  

Posted by Gökhan KURTARAN

Nazan Hanım, yani tam adı ile Prof. Nazan Aksoy... 4 yıllık edebiyat maceramızın değişmez ismi ola gelmiştir. Tam anlamıyla hanımefendi bi insan. Baktıkça neden etrafımda böyle insanlar yok dedirten zerafet sahibi, içten biri. Bu halini 20 kişilik edebiyat son sınıfını kendi evine davet ederek bir kez daha gösterdi bizlere. Ne kadar teşekkür etsek azdır.


"İçinden vapur geçen" bol kitaplı salonunda, son derece güzel ağırladı hepimizi. Bizden sıkılmış mıdır ya da davet ettiğine sonradan pişman olmuş mudur bilemem ama, ben sadece eve de, bir camiaya kabul edilmiş olduğumu hissettim. Sanırım üniversite hayatımızın son günlerinde en unutulmaz anlardandı.

Herşey için çok teşekkürler Nazan Hanım. Sizi tanımak büyük zevk, büyük onurdu.

Fotoğraflara çok yakında bu siteden ulaşabilirsiniz.

KARGA okuyucularını selamlar  

Posted by Gökhan KURTARAN

İstanbul Bilgi Üniversitesi 2007 yılı Karşılaştırmalı Edebiyat Bölümü mezunu bir kaç aklı evvel adamın hazırladığı bu sitede, eleştiri, öykü, şiir, deneme, gezi yazısı ve benzeri edebiyat mahsülleri bulacaksınız.

İlle de edebiyat mezunu olmanıza gerek yok. Sitemizin kapıları cemil cümle bütün edebiyat severlere açıktır. Aşın kendinizi ve yazıp da bir yerlere sokuşturduğunuz sonra da unutup yıllar sonra temizlik yaparken bulduğunuz o "akıl parçalarını" bize yollayın. Hep beraber okuyalım.

Gökhan KURTARAN